Bugün inşa ettiğimiz devasa gökdelenlere, yapay zeka teknolojilerine ve akıllı şehirlerimize bakıp insanlığın ulaştığı “yenilmez” noktayla gurur duyuyoruz. Doğaya tamamen hükmettiğimizi, hiçbir gücün bizi yıkamayacağını düşünüyoruz. Gelin, aynı hisleri binlerce yıl önce yaşayan, teknoloji ve mimaride çağının çok ötesine geçmiş bir medeniyete, Âd kavmine yakından bakalım.
Kur’an-ı Kerim onları, “Sütunlu İrem şehrine… Ki ülkeler arasında onun eşi yaratılmamıştı” (Fecr Suresi, 7-8) diyerek anlatır. Âd kavmi, dağları oyarak muazzam malikaneler inşa etmiş, olağanüstü bir fiziksel güce ve zenginliğe ulaşmıştı. Ancak bu teknolojik ve mimari üstünlük, onları şımarıklığa ve zalimliğe itti. “Bizden daha güçlü kim var?” (Fussilet, 15) diyerek kibre kapıldılar. İnşa ettikleri o sağlam binaların onları ölümden ve ilahi adaletten koruyacağını sandılar.
Sonuç ne oldu? O çok güvendikleri, yenilmez sandıkları medeniyetleri ne bir meteorla ne de devasa bir depremle yıkıldı. Sadece günlerce süren dondurucu ve şiddetli bir “rüzgâr” onları yerle bir etti. Bugün geriye sadece ibretlik kalıntıları kaldı. Âd kavminin hikâyesi, modern insana verilmiş çok net bir mesajdır: Teknoloji ve medeniyet ne kadar ilerlerse ilerlesin, ahlak ve merhametle desteklenmeyen hiçbir yapı kalıcı değildir. Güvencemiz beton duvarlar değil, inşa ettiğimiz adalet ve insanlık olmalıdır.