Avrupa’da büyük bir reklam ajansının yöneticisi olan Sarah, dışarıdan bakıldığında hayal edilebilecek her şeye sahipti: Lüks bir ev, pahalı arabalar, bitmek bilmeyen partiler ve şöhret. Ancak gece olup kapısını kapattığında içindeki o derin, karanlık boşluk onu yiyip bitiriyordu. Hiçbir anti-depresan veya lüks tatil ruhundaki bu açlığı doyuramıyordu.
Bir gün iş gezisi için İstanbul’a geldi. Sultanahmet civarında yürürken birden yağmur bastırdı ve sığınmak için büyük bir caminin kapısından içeri adım attı. İçerideki loş ışık, devasa kubbe ve insanların omuz omuza verip aynı yöne, büyük bir sessizlik ve huşu içinde eğilmeleri onu adeta büyüledi. Kimse kimsenin kıyafetine, cüzdanına veya statüsüne bakmıyordu; herkes Yaratıcı’nın karşısında eşitti. O an, yıllardır aradığı “ait olma” ve “huzur” hissinin nerede olduğunu fark etti. Ülkesine döndüğünde ilk işi bir Kuran meali almak oldu. Sarah, yıllarca dış dünyada aradığı mutluluğun, aslında bir seccade kadar yakınında olduğunu secdeye gittiği ilk gün anladı.